{"title":"Roman Bireylerde Tanrı Algısı","authors":"Beyza Atan, Naci Kula","doi":"10.52637/kiid.1453684","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1453684","url":null,"abstract":"İnsanlar için kutsal bir varlığa inanma ve ona bağlanma psikolojik bir eğilimdir. Her dinin kendi teolojisine dayalı bir Tanrı algısı vardır. Tanrı imgesi çok boyutlu bir yapıya sahiptir ve farklı niteliklerle ifade edilebilir. Tanrı imgesinin bireyin yetiştirilme tarzı, tabi olduğu dinî inanç ve geleneklerden etkilenerek oluştuğu bilinmektedir. Alınan eğitim, aile yaşantısı, çevre ve kişisel ilgi gibi etkenlerden hareketle kendi zihnimizde bir Tanrı algısı oluştururuz. Bu algı çalışmamızda olumlu ve olumsuz Tanrı algısı olarak ele alınmıştır. Bir toplumu anlayabilmek için o toplumda hâkim olan sosyo-kültürel yapıyı ve Tanrı algısını bilmek gerekir. Romanlar yaşadıkları toplum içerisinde kendilerine has özellikleri ile dikkat çeken bir topluluktur. Eğitim, istihdam, karar alma mekanizmalarına katılım ve dışlanma Romanların temel sorunları arasında yer almaktadır. Romanlara karşı dinî ve ahlakî önyargıların olduğu bilinen gerçekler arasındadır. Romanlara yapılan ayrımcılık ve ırkçılık maalesef her coğrafyada devam etmiştir. Romanlar dünyanın birçok yerinde yaşamış farklı bölgelere göç etmişlerdir. Çoğu toplum göç ettikleri yerlerde hâkim olan kültürel yapıyı benimseyip kendi özelliklerini kaybeder ve asimile olur. Romanlar göç ettikleri yerlere uyum sağlayan ve kendi kültürlerini devam ettirmeyi başaran bir topluluktur. Türkiye, dinî gruplar ve etnik kimlik açısından oldukça zengin bir coğrafyaya sahiptir. Toplum mozağimizin bir parçasını Roman kültürü oluşturmaktadır. Toplumumuzun önemli bir kesimini oluşturan Romanlar hakkında mevcut bilgiler genellikle rivayet ve hurafelere dayanır. Araştırmamız Bursa ili, Yıldırım ilçesinde yaşayan Müslüman Romanların sosyo-demografik yapılarını görünür kılarak, Tanrı’ya ve dine yükledikleri anlamı incelemektedir. Her toplumda, her dönemde, her insanda yani her zaman ve her yerde Tanrı fikri varlığını korumuştur. Roman bireylerin Tanrı algılarını belirlemek ve bu Tanrı algısını demografik veriler doğrultusunda ortaya çıkarmak araştırmamızın amaçlarından biridir. Araştırmamızda, Tanrı algısında sevgi ve korku duygularından hangisinin baskın olduğu ortaya konulmaya çalışıldı. Araştırmaya 18 yaş ve üstü olan Bursa ili, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer alan Beyazıt ve Selimzade Mahallelerinde ikamet eden 122 Roman birey katılım sağlamıştır. Romanlar burada şehrin merkezinde, yerli halkla hem iç içe hem de onlardan farklı özgün bir halde toplu olarak yaşamaktadırlar. Çalışmanın giriş bölümünde alanda yapılan çalışmalar hakkında bilgi verilmekte, birinci bölümde teorik çerçeve yer almaktadır. Bunun yanında Romanların tarihsel sürecine ve sosyo-kültürel özelliklerine değinilmiştir. İkinci bölümde araştırmanın problemi, amacı, önemi, örneklemi ve yöntemine dair bilgi verilmiştir. Üçüncü bölüm örneklem grubunun Tanrı Algısı Ölçeği ve Sosyo-Demografik Bilgi Formu’na verdikleri cevaplardan elde edilen verilerden oluşmaktadır. Sonuç bölümünde ölçek sonuçlarından elde edilen veriler yer almaktadır. Çalışmamızın son","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":" 10","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2024-06-10","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"141365454","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Çok Zayıf Hadis: Bir Mefhumun Geçmişten Günümüze Gelişim Seyri","authors":"H. Turhan, Kadir Zeki","doi":"10.52637/kiid.1462316","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1462316","url":null,"abstract":"Hadis metodolojisinde sahih, hasen ve zayıf diye yapılan temel sınıflandırmalarda, zayıf olarak nitelenen hadislerin kapsadığı alan geniş bir çeşitliliği barındırmaktadır. Söz konusu taksimde isnad zincirindeki kopukluklar nedeniyle zayıf olduğuna hükmedilen rivayetler ile sık sık hata yapan, dinî sorumluluklarını ihmal etmesinden ötürü fâsık olduğu belirtilen ve hatta hadis uydurma faaliyetleriyle bilinen kişilerce aktarılan nakiller, teorik olarak aynı sınıflandırma içerisinde yer almaktadır. Bu durum ise tek kategori altında yer alan rivayetlerin aynı derecede zayıf olup olmadığı ve daha da önemlisi, İslamî ilimler geleneğinde zayıflığına hükmedilen nakillerin aynı değere sahip olup olmadığı meselesini ortaya çıkarmaktadır. Sahih ve hasen hadisler için geliştirilmiş olan sahîh li-zâtihî, sahîh li-gayrihî gibi isimlendirmelerle detaylandırılmış terminolojiye karşın, zayıf hadisler için benzer bir derecelendirmenin bulunmaması, sorunu daha da belirginleştirmektedir. Makalede terimsel düzeyde böyle bir kategorizeye ayrılmamasına rağmen bir anlayış/mefhum olarak zayıf hadisler arasında bir sınıflandırmanın erken dönemlerde var olup olmadığını, varsa bu anlayışın hangi bağlamda ortaya çıktığını, çok zayıf olarak görülen rivayetlerin niteliklerinin hangi kriterler üzerinden belirlendiğini, ilkelerle ilgili görüş ayrılıklarının bulunup bulunmadığını sebep sonuç ilişkisi içerisinde incelenmesi hedeflenmektedir. Genel kabul görmemekle birlikte zayıf hadislerin kendi içerisinde derecelendirilmesine gerek olmadığını savunan bazı şâz görüşler mevcut olsa da hadis rivayetinin önemli ölçüde sistemleştiği hicrî ikinci asırdan itibaren zayıf hadislerin aynı değerde mütalaa edilmediğini gösteren önemli karineler bulunmaktadır. Fezâil konularında bazı zayıf hadislerle ve bazı mürsel rivayetlerin takviye edilmesi durumunda amel edilebileceğine dair açıklamalar böyle bir anlayışın yansımasıdır. Zira söz konusu dönemde bazı niteliklere sahip zayıf rivayetler tamamen terk edilirken bir kısmının belli konularda amel edilebileceğine dair yaygınlaşan kanaat, uygulama alanında zayıf rivayetlerin derecelendirildiğinin göstergesidir. Yine isnadında inkitâ bulunan rivayet grubu içerisinde sadece belli vasıflara sahip mürsel rivayetlerin takviye edilerek delil olarak kullanılabileceğine dair bir yaklaşımın ardında zayıf rivayetlerin eşit düzeyde olmadığı fikri yatmaktadır. Mezkûr dönemde geliştirilen bu anlayış müteahhir dönemin düşüncesini şekillendiren temel veriler olmuştur. Ayrıca çalışmada erken dönemde ricâl tenkit meclislerinde hangi râvinin rivayetlerinin terk edileceği sorusuna verilen cevaplar, çok zayıf rivayetlerin teorik çerçevesini belirleyen ilk açıklamalar olarak değerlendirilmiştir. Tartışmanın “Hangi rivayet terk edilir?” sorusundan hareketle değil de “Hangi râvinin rivayeti terk edilir?” sorusu üzerinden yürütülmesinin sebebi ehl-i hadîs tarafından geliştirilen tashih-taz‘îf sisteminin temelinde ricâl tenkidinin bulunmasına bağlanmıştır. Hattâbî’nin (ö. ","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":" 10","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2024-06-07","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"141374294","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Çağdaş Dönemde Sind Ulemasının Kur’an’ı Anlama ve Yorumlamaya Yönelik Katkısı","authors":"","doi":"10.52637/kiid.1459636","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1459636","url":null,"abstract":"Bu makalede Kuzeydoğu Keşmir dağlarından Hint Okyanusuna dökülen Sind nehrinin doğu ve batısını kapsayan, belirli bölgeler dışında yaklaşık bugünkü Pakistan’ın tamamını içine alan bölgeye genel bir isim olarak verilen Sind bölgesinde yetişen bazı düşünürlerin modern dönemde Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya ve yorumlamaya dönük çabaları ele alınmıştır. Bilindiği üzere Müslümanlar tarafından Sind bölgesine ilk defa Hz. Ömer (ö. 23/644) zamanında denizden bir sefer yapılmış, daha sonra Müslümanların Sind bölgesine olan ilgileri Hz. Osman (ö. 35/656) ve Hz. Ali (ö. ö. 40/661) zamanında devam etmiştir. Sind bölgesinde önce Emevîler, ardından Abbâsîler hüküm sürmüş, bölgede Abbâsîler’in egemenliği zayıfladıktan sonra çeşitli Arap hanedanlıkları ortaya çıkmıştır. Sind bölgesinde tarih boyunca pek çok din ve kültür iz bırakmış olsa da bunların en kalıcısı İslâm kültürü olmuştur. Bu kapsamda bölgede Kur’ân’ın anlaşılması ve yorumlanması amacıyla pek çok tefsir kaleme alınmış, Kur’ân ilimleri ve tefsir usulü çalışmalarına katkı sağlayan ve tefsir tarihinde yer edinen önemli müfessirler yetişmiştir.","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":" 4","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2024-06-07","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"141372888","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Tüketici Sözleşmelerinde Yer Alan Gecikme Bedeli Koşulunun Müşteri Sorumluluğuna Etkisi","authors":"M. Çakır","doi":"10.52637/kiid.1451729","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1451729","url":null,"abstract":"İnsanoğlunun gündelik hayat içerisinde ihtiyaç duyduğu gereksinimleri karşılayabilmesini mümkün kılan meşru yollardan biri de malî sözleşmelerdir. Karşılıklı rıza ve dürüstlük temeline dayalı borç sözleşmeleri yoluyla insanlar, ihtiyaç duyulan şeylere bizzat mülk yoluyla sahip olabilir veya menfaatle sınırlı süreli mülkiyet tesis edebilirler. Bunlar malî karşılığı olan veya teberru nitelikli sözleşmeler olabilir. İslâm, insanların birbirlerine ait olan mal ve hizmetlerden faydalanmasını mutlaka bedel şartına bağlamamıştır. Bilakis inanç temeline bağlı karşılıksız olarak sunulacak her türlü faydayı kendi katından ödüllendirmeyi vaat etmiştir. Bununla birlikte bireyin kazanç sağlama amaçlı sözleşme ilişkilerinde bulunması da kendisine tanınan en temel haklardan biri olarak görülmüştür. Buradaki temel ölçü, taraflar arası karşılıklı rıza ve sözleşmelerin haksız kazanç sağlamaya sebep olabilecek unsurlardan arındırılmış olmasıdır. Nitekim İslâm’da dokunulmaz kabul edilen malın muhafazası ve zaruret ya da ihtiyaç düzeyindeki gereksinimlerin meşru bir zeminde elde edilmesi, İslâmî ölçülere uygun iktisadî ilişkilerin tesis edilmesi ve yasaklanan yollardan uzak kalınması ile mümkündür. Genel hukuk düzeni ve temel ahlak sınırları çerçevesinde bireylerin dilediği taraflarla dilediği koşullarda sözleşme yapması, kendilerine tanınan en temel haklardan biridir. Bu kapsamda insanlar arası borç ilişkilerini düzenleyen sözleşmelerde tarafları yükümlülük altına sokan her bir hükmün serbestçe belirlenmesi esastır. Ancak günümüzde sosyal ve ekonomik alanda meydana gelen gelişmeler, hüküm ve koşulların standart olarak belirlendiği yeni tip sözleşmeler ortaya çıkarmıştır. Yaygın olarak tek taraflı genel işlem koşullarının belirlenmesi esasına dayalı düzenlenen bu tür sözleşmelerde hukukî açıdan gözetilmesi gereken bir takım genel ölçü ve sınırlar olmakla birlikte mer’î hukuka uygun kabul edilen bazı koşullar İslâm hukuku açısından problem olarak görülebilmektedir. Sözleşmelerde borçların ifasına yönelik ileri sürülen ceza koşulu uygulaması bunlardan biridir. Tarafların anlaşmasına bağlı olarak geçerlilik kazanan ve borç sözleşmelerinde alacağın gereği gibi ya da hiç ifa edilmemesi durumunda borçluya karşı ileri sürülebilen ceza koşulu, asıl borç ve zarardan bağımsız bir edimdir. İslâm’ın faiz konusundaki ilkesel duruşu, sözleşmelerde yer alan ceza koşulunun meşruiyeti noktasında zihinlerde şüphe bırakabilmektedir. Bu çalışmada, gündelik hayatın olağan akışı içerisinde birey veya kurumların ihtiyaç duyduğu mal, hizmet ya da finansmanın temininde, taraflar arası akdedilen sözleşmelerde standart olarak ileri sürülen gecikme bedeli koşulunun müşteri sorumluluğuna etkisi İslâm hukuku açısından ele alınmaktadır. Çalışmada öncelikle standart sözleşmeler ve gecikme bedeli uygulamasının hukukî zeminine İslâm borçlar hukuku ile mukayeseli olarak yer verilmiştir. Daha sonra sözleşmelerde gecikme bedeli ileri sürülmesinin hükmüne dair öne çıkan yaklaşımlara ve gerekçelerine gene","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"241 7","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2024-06-04","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"141386751","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Türk Din Mûsikîsi Örnekleriyle Ses Egzersizleri ve Nüanslarına Dair Bir Deneme","authors":"Mustafa Asım Akkuş","doi":"10.52637/kiid.1448897","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1448897","url":null,"abstract":"Mûsikî nağmelerin iletilmesinde sesi araç olarak kullanır. Hatta mûsikî varlığını ses sayesinde idame ettirir. Sese nağmeyi ve melodiyi mûsikî ilave eder. Bu bağlamda mûsikî melodilerle bir ahenk sağlamayı amaçlar. Mûsikîde icra edilen sesin eğitimli olması gerekir. Bu vesileyle sesin eğitiminde egzersizlerin ve nüansların ders materyali olarak nasıl olabileceği ile ilgili bir deneme mahiyeti taşıyan bu araştırma, Türk Din Mûsikîsi ile sınırlandırılmıştır. Araştırmada Türk Din Mûsikîsi özelinde çeşitli tespitler, örnekler ve egzersizler içermektedir. İlk olarak giriş bölümünde tarihsel açıdan meşk ve konservatuvar eğitim sistemlerinin tarihçesine değinilmiş, Dârü’l-Elhân’ın kuruluşundan bahsedilmiş ve ilk nota çalışmaları hakkında bilgi verilmiştir. Devamında Cumhuriyet döneminde İstanbul Devlet Konservatuvarının kuruluşuna ve eğitim sistemindeki değişimine vurgu yapılmıştır. Akabinde birinci bölümde ses unsurlarına yer verilmiş diyafram egzersizleri ve ses egzersizleri örneklendirilerek açıklanmıştır. İkinci bölümde ise icra unsurları olarak belirlediğimiz nüans çeşitleri, icra teknikleri, makam egzersizleri ve meşk başlıklarına yer verilmiştir. Eserleri okurken doğru sesin ve icranın perdeler ve baskı hakimiyetiyle de alakalı olduğu düşünülerek Türk Din Mûsikîsi’nde sıklıkla kullanılan makamlardan bazıları olan Rast, Nikriz, Hicazkâr, Mâhur, Nevâ, Uşşak, Bayatî, Nihâvend, Sabâ, Çârgâh, Hüseynî, Muhayyer, Karcığar, Bûselik, Hicaz, Şehnaz, Acem-aşiran, Segâh, Hüzzam, Bestenigâr ve Evc olmak üzere yirmi makamda egzersizler notaya alınmış ve çalışmada yer bulmuştur. Yapılan seyirlerin “ah” hecesi ile okunması sağlanmış ve notada belirtilmiştir. Bununla birlikte nüans terimlerinden çarpmalar, crescendo, decrescendo, glissando gibi kavramların icra esnasında kullanımı hakkında bilgi verilmiş ve Türk Din Mûsikîsi eserlerinde simgelerle nota üzerinde gösterilmiştir. Akabinde eser okurken dikkat edilmesi gereken icra tekniklerinden bahsedilmiş ve bunlar Türk Din Mûsikîsi eserlerinde nota üzerinde sembollerle gösterilmiştir. Bununla birlikte güfte-beste ve nağme uyumunun da ayrı bir önem ifade ettiği ve güftenin anlamına göre icradaki teknik hususlara dikkat edilmesi gerekliliği üzerinde de durulmuştur. Devamında ses eğitiminde sesin gelişimi kadar telaffuzun da ayrı bir öneminin olduğu vurgulanmış ve bilhassa icra esnasında kelimelerin daha net bir şekilde anlaşılması için artikülasyonun önemine vurgu yapılmıştır. Araştırmanın devamında Türk Din Mûsikîsinin ses eğitiminde çokça istifade ettiği meşk sistemine değinilmiş, hoca-öğrenci ilişkisinin ses eğitimindeki pozitif etkisi üzerinde durulmuştur. Türk Din Mûsikîsi repertuvarından sesin gelişimine katkı sağlayacak eserlerin içerisinde dikkat edilmesi gereken nüanslara da vurgu yapılmıştır. Türk Din Mûsikîsi repertuvarından örnek olarak; rast makamında Taceddin Efendi’nin güftesi, Sebilci Hüseyin Efendi’nin bestesi: “Ey Güzellerden Güzel“, hicaz makamında Yunus Emre’nin güftesi, bestesi meçhul: “Ah Nice ","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"86 2","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2024-06-03","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"141388870","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Bourdieu’nün Habitus Kavramını Sosyal Değişmeyi Açıklamada Kullanmanın İmkânı","authors":"Muhammet Talha Sağlam","doi":"10.52637/kiid.1462195","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1462195","url":null,"abstract":"Sosyal değişme, sosyoloji disiplininin ilgilendiği en temel problemlerden biri olagelmiştir. Klasik dönem sosyologları sosyal değişmeyi daha çok meta teoriler üzerinden okuyarak tarihin ve toplumun yasaları şeklinde izah etme eğilimi göstermişlerdir. Bu durum yapı-fail ilişkisi içinde yapının öncelenmesine, failin ise göz ardı edilmesine sebep olmuştur. Zamanla meta teoriler yerine mezo teorilerin gündeme geldiğini ve nihayetinde sembolik etkileşimci ve fenomenolojik yaklaşım ile faile ayrıcalık atfedilen yeni bir paradigmanın revaç bulduğunu söylemek mümkündür. Bu çalışma, her fırsatta yapı-fail dikotomisini aşmaya çalışan Bourdieu’nün habitus kavramının, sosyal değişme problemini ele alırken son derece kullanışlı olabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Literatür taramasına dayanan araştırmada Bourdieu’nün çalışmalarının önemli bir kısmı içerik analizine tâbi tutulmuştur. Böylece yazarın habitus kavramını nasıl anladığı, ona hangi anlamları yüklediği, çalışmalarından hareketle ortaya konmuştur. Bunun da ötesinde yazarın sosyal değişime dair görüşlerine nüfuz edilmeye çalışılarak Bourdieu’nün görüşlerinin habitus ve sosyal değişme ilişkisi bağlamında değerlendirilip sistematik şekilde ortaya konmasına gayret edilmiştir. Bu çerçevede ilk başlıkta Bourdieu’nün yöntemine değinilmiş ve kendisinin habitus kavramına nasıl bir anlam yüklediği ele alınmıştır. Kökeni Aristoteles’in heksis kavramına dayanan habitus kavramı, farklı sosyologlar ve filozoflar tarafından kullanılmıştır. Ancak habitusu adeta yeniden keşfederek düşünce sisteminde merkezî bir yere konumlandıran kişi Bourdieu olmuştur. Bourdieu’nün yönteminin en belirleyici yanı, toplumbilimin dikotomik olarak ele aldığı yapı-fail, öznelcilik-nesnelcilik ayrımını aşma gayretidir. Habitus, alan, uzam, farklı sermaye türleri gibi kavramların tamamı bu çabaya hizmet etmektedir. Nitekim anılan bu kavramları Bourdieu, eylem felsefesini açıklarken nesnel yapılar ile katıştırılmış yapılar arasındaki çift yönlü bağı kurma noktasında son derece işlevsel kullanmaktadır. Bourdieu, habitusu öyle anlamlandırmıştır ki; okuyucu, kimi zaman bu kavramın büyük ölçüde yapıyı kimi zaman da en az aynı ölçüde faili öncelediği izlenimine kapılmaktadır. Buna rağmen habitusa dair açıklamalarda her ne kadar faile ayrıcalık atfetmeye çalışsa da yapısal yönünün bir adım öne çıktığı söylenebilir. İkinci başlıkta ise sosyal değişme ve habitus ilişkisi tartışılarak sistematik bir değerlendirme ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bourdieu; toplumsal sınıflar, yaşam tarzları, üretim biçimleri ve beğeniler gibi topluma dair her şeyi, geçmiş tarihin ürünü ve sonraki tarihin ilkesi olarak kabul etmektedir. Geçmişin bugünü şekillendirmesi bugüne ait statik bir eğilime işaret ediyorsa, günümüzün geleceği şekillendirmesi de aynı ölçüde bugüne ait dinamik bir eğilimi vurgulamaktadır. Toplum, tarih içindeki bu dinamizmle sürekli bir değişim halindedir. Değişimin ilkesi ise seçkinlik tekelini elinde bulundurma mücadelesidir. Dolayısıyla her ","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"125 2","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2024-06-03","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"141388601","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Is the Attribution of the Hadith ‘The Qadariyye is Majosis of this Ummah’ to the Mu‘tazila Consisting of an Ash‘ari-Maturidi Advocacy?","authors":"Abdullah Namli","doi":"10.52637/kiid.1322078","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1322078","url":null,"abstract":"Kaderiyye adı yergi ifade eden bir isimdir. İslam Mezhepler Tarihi içerisinde Gaylân ed-Dımeşkî ve Ma‘bed el-Cühenî’ye nispet edilen bir ekol olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ikisinin de kader inancını benimsemedikleri sahîh haberlerle bize ulaşmaktadır. Kaderiyye’nin bu ümmetin Mecûsîleri olduğu yönündeki hadisler, hadislerin tedvîn ve kitaplaştırıldığı dönemlerden beri mevcuttur. Kelamcılar, mütevâtir haberlerin delil olması konusunda ittifâk etmişlerdir. Bunların dışındaki haberlerin delil olamayacağı hakkında neredeyse söz birliği etmiş olmalarına rağmen yine de kelamcılar bu kritere uymayan haberleri de birbirlerine karşı delil olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Konumuzla ilgili rivâyetler ise sahîh derecesine ulaşamayan hasen veya zayıf hadislerdir. Hadis âlimleri tarafından râvîlerinin cerh edilip, senetleri bakımından delil olamayacakları belirtilmiş olsa da ilgili hadis grupları kelam ilminin literatürüne girmiş ve karşılıklı tartışmalar başlamıştır. Kelamcılar, bu hadislerin senetlerindeki problemlerden haberdar oldukları için çoğu zaman tartışılan konunun hasen veya zayıf bir hadis metnine dayandığını belirtmeden tartışmışlardır. Ancak “Kaderiyye”nin kim olduğu sorusu, muhataplarınca farklı deliller ileri sürülerek, karşılıklı birbirlerini suçlayıcı ve itham edici mahiyette cevaplandırılmaktadır. Ehl-i Sünnet ekollerinin kurucuları Ebü’l-Hasen el-Eş‘arî ile Ebû Mansûr Mâtürîdî, Kaderiyye’nin, aynı isimle anılan ekol ve onun çoğu görüşünü benimseyen Mu‘tezile olduğu kanaatindedirler. Onlara göre Kaderiyye, Allah’ın takdîrini kabul etmeyen, kader inancını inkâr edenlerdir. Eş‘arî, el-Lüma‘ fi’r-red ‘alâ ehli’z-zeyġ ve’l-bida‘ isimli eserinde ilgili hadislerin metnine değinmeden, muhataplarının adını da zikretmeden, onlar adına diyalektik bir metotla; “bizi niçin Kaderiyye diye adlandırıyorsunuz?” diye söze başlayıp, eleştirilerini kader-takdîr meselesi üzerinden yürütmektedir. İnsanın kesb ettiği fiillerin Allah tarafından değil de kulların kendileri tarafından takdîr edilip, yine kendileri tarafından yapıldığı/yaratıldığı, iddiasını eleştirilerinin merkezine oturtmaktadır. Eş‘arî, el-İbâne ‘an uṣûli’d-diyâne adlı eserinde ise doğrudan Mu‘tezile ekolünü hedef almakta ve onların en önemli hatalarından birisinin Mecûsîler gibi kulların kendi kötü fiillerini kendilerinin yarattığını kabul etmeleri olduğunu söylemektedir. Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd adlı eserinde Kaderiyye veya diğer adıyla Mu‘tezile’nin yerilip kınanmasına ait özel bir başlık açmıştır. Mâtürîdî, Mu‘tezile’nin hâdis irâde anlayışı ile Mecûsîlerin, İblîs’in ortaya çıkışının birbiriyle aynı şey olduğundan hareketle onların bu ümmetin Mecûsîleri olduğunu söylemektedir. Mâtürîdî’ye göre Mecûsîlerin, düalizme (Senevîlik) yönelmelerinin sebebi; onların, evrende var olan şer ve fesâdı yaratma fiilini Tanrı’ya izâfe etmenin doğru olamayacağı anlayışıdır. Mu‘tezile, bu konuda da onlarla fikir birliği içerisindedir. Mâtürîdî, mezheplerin isimlendirilmesinde önemli bir yere sahip ola","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"6 S2","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2023-12-11","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"138978779","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Kur’ân’ın İ‘câzına Dair Lafız-Mana Tartışmaları Çerçevesinde Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî’nin Anlam Hassasiyetine Yönelik Eleştirel Bir Yaklaşım","authors":"Muhammet Çeli̇k","doi":"10.52637/kiid.1359838","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1359838","url":null,"abstract":"Kur’ân’ın edebi üstünlüğü ve mucizevi varlığı anlamındaki i‘câz onun lafzındaki güzellikte mi, yoksa onun anlamında mı bulunuyor? Tarih boyunca dilciler, tefsirciler ve kelam alimleri buna çeşitli cevaplar vermişlerdir. İ‘câzın lafız ve mananın birlikteliğindeki bir edebi üstünlükten neşet ettiğini söyleyenler olduğu gibi, bu unsurlardan birini öne çıkaranlar da olmuştur. Buradaki asıl problem, bu iki unsurdan birini öne çıkarıp diğerini görmezden gelme veya hafife alma şeklindeki yaklaşımlardır. Çünkü böyle bir durumda, edebi üstünlük için gerekli olan lafız-mana uyumu, bunlardan biri lehine bozulmuş olmaktadır. Bu denge ve uyum, lafız güzelliği lehine bozulduğunda nasıl i‘câz açısından eksik bir açıklamaya dönüşecekse, aynı şekilde mana lehine bozulduğunda da yine i‘câz açısından eksik bir açıklamaya dönüşecektir. Elbette farklı yorumlarda bazen anlamın bazen de ses uyumunun öne çıkarılması doğaldır, ancak bunlardan birinin tek başına gaye olarak gösterilip diğer unsurun göz ardı edilmesi veya yok sayılması, belli saiklerle yapılmış bir tercihten kaynaklanıyor olabilir. Özellikle modern dönemde, Kur’ân’daki bazı lafzî değişmelerin ve cümle içindeki bazı farklı tercihlerin mutlaka anlamsal bir nüanstan dolayı var olduğunu savunan görüşlere rastlanmaktadır. Bu araştırmada bu yaklaşım sorgulanacak ve Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî’nin Me‘âni’n-nahv adlı eseri ve diğer çalışmaları üzerinden eleştirel bir okuma sunulmaya çalışılacaktır. Cümledeki lafzî değişimlerden özellikle takdim-tehir, hazf, isim veya fiil tercihi, sîga tercihi gibi durumların ele alınacağı bu araştırmada Kur’ân’da mesela takdim-tehirin tercih edildiği her seferinde bu tercihin mutlaka bir anlam nüansının tahakkuku için mi tercih edildiği, yoksa söz konusu anlam farklılığının mevcudiyetiyle birlikte mesela fâsıla gibi bir ses uyumu sebebiyle de aynı tercihin yapılıp yapılamayacağı sorgulanmaktadır. İki unsurun birlikteliğinden doğan edebi üstünlükte, bazen anlamın bazen ses uyumunun biraz daha öne çıkması edebi üstünlük tezini zedeler mi? Ya da anlam bu kadar önemliyken, ses uyumu edebi üstünlük açısından daha mı az önemlidir? Edebi üstünlükte manayı esas alıp lafzî güzellikleri ona tabi olan ikincil bir unsur olarak görmek, edebi tenkit ilkeleri açısından bazı sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların başında, lafzî güzelliğe hizmet eden her türlü üslup tercihinin mutlaka anlamsal bir maksatla gerçekleşmiş olması inancı bulunmaktadır. Böyle bir inançtan hareket edildiğinde, bazen ilgili cümlelerdeki görünen anlamın ötesinde bir de görünmeyen anlamın varlığı iddia edilmekte, çoğu kişinin gözünden kaçan bir anlam inceliğinin bir kişi tarafından adeta keşfedildiği öne sürülmektedir. Burada böyle bir iddianın Kur’ân’ın i‘câzına hizmet etmeyeceği, çünkü salt bir kişinin keşiflerine dayanan nüktelerin o metni mucizevi kılamayacağı iddia edilmekte ve bu tür yorumların çoğu kez zorlama olduğu gösterilmektedir. Zira Kur’ân metninin edebi bir mucize olması, onun muhatapları üzerindeki etkisiyle i","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"4 4","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2023-12-11","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"138979476","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Istanbul Convention In Terms Of Islamic Law","authors":"Yunus Araz, Esma Merve Acar","doi":"10.52637/kiid.1366624","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1366624","url":null,"abstract":"İstanbul Sözleşmesi’nin asıl adı ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir. 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzaya açılmış olması nedeniyle kısaca \"İstanbul Sözleşmesi” denmektedir. Türkiye, sözleşmeye imza atan ilk devletlerden biri olmuştur. Sözleşmenin duyulması ve incelenmesi sonucunda hem hukukî hem de dinî ve kültürel açıdan bazı olumsuzluklar ihtiva ettiği görülmüştür. Bu nedenle 20 Mart 2021 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanan 3718 sayılı cumhurbaşkanı kararıyla ve Sözleşme’nin 80. maddesinin müsaade ettiği şekilde, Türkiye sözleşmeden çekilme kararı almıştır. Sözleşme konusu ve amacı itibariyle tüm insanlar için önem arz etmektedir. Özellikle şiddet ve kadına karşı şiddeti önlemek bütün insanların görevidir. Toplumun en küçük birimi olan ailedeki eğitimden, devleti yönetenlerin çıkaracağı kanunlara kadar bütün katmanlarda önemsenmesi gereken ve üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu bağlamda şiddetin giderilmesi için hem ulusal hem de uluslararası alanlarda çalışmalar yapılmalıdır. Fakat bu çalışmalar yapılırken toplumların değer yargıları göz önüne alınmalı ve alınan kararların doğuracağı olumlu ve olumsuz durumlar iyi incelenmelidir. Sözleşme imzalandığı günden beri tartışma konusu haline gelmiştir. Her ne kadar sözleşmeden çekilmeyi eleştirenler varsa da sözleşmenin mevcut haliyle Türk aile yapısına, dinî ve kültürel değerlerine uymayan maddeler ihtiva ettiği ile ilgili ciddi çalışmalar yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda sözleşmenin bazı olumlu taraflarına değinilmekle birlikte sakıncalar ve olumsuz sonuçları ile ilgili değerlendirmeler yapılmıştır. Sözleşme, İslam hukuku açısından birkaç çalışmaya konu olmuş ve farklı açılardan değerlendirilmiştir. Bu çalışmamızda da sözleşme İslam dini ve İslam hukuku açısından ele alınarak değerlendirilecek ve görülen birçok soruna değinilecektir. Bu çalışma giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sözleşmede geçen bazı kavramlar kısaca incelenmiş, ikinci bölümde ise yedi başlık altında sözleşmedeki maddeler ele alınarak İslam hukuku açısından değerlendirilmiştir. İstanbul Sözleşmesi ile kadına karşı şiddetin önlenmesi hedeflenmekle birlikte sözleşme içeriği incelendiğinde bazı sakıncalar görülmektedir. Bu sakıncaların başında aile kavramının yok sayılması, nikâh sonucu olmayan birlikteliklerin meşru görülmesi, eşcinselliğin normalleştirilmesi, küçük yaşlardan itibaren cinsiyetsizleştirmenin zemininin hazırlanması gibi konular bulunmaktadır. Ayrıca 18 yaş altı çocukların evlilik dışı ilişkilerinin suç sayılmamasının yanında 18 yaş altı rızaya dayalı evliliklerin suç sayılması gibi durumlar da bu bağlamda düşünülebilir. Sözleşme eşcinsellerle ilgili doğrudan bir madde içermese de satır aralarında cinsiyetsizliğe çokça atıflar bulunmaktadır. Aile ve nikâh kavramları neredeyse hiç önemsenmemekte hatta nikâhsız birlikteliklere meşruiyet arz edecek tutumlar görülmektedir. Sözleşmede toplumların değer yargıları bazen a","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"31 9","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2023-12-11","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"138980021","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}
{"title":"Toplulukları Güçlendirmek: Bangladeş’te Covid-19 Sonrası Zekat Dağıtımını Yeniden Tanımlamak","authors":"Ahm ERSHAD UDDIN, Hüseyin Okur","doi":"10.52637/kiid.1353946","DOIUrl":"https://doi.org/10.52637/kiid.1353946","url":null,"abstract":"Poverty persists as a global challenge, particularly in economically underdeveloped Islamic countries. Despite government efforts to address income inequality and reduce poverty, these issues continue to afflict societies. To effectively confront this pressing problem, it is imperative to scrutinize the impact of Zakat, a crucial institution in Islam, and its potential contribution to alleviating these challenges. Zakat, one of Islam's five pillars, plays a pivotal role as a guiding economic force and a form of worship. It serves as a means of social assistance and solidarity, fostering stronger bonds between the donor and the recipient. Zakat cultivates feelings of love, compassion, and mercy while also mitigating jealousy, envy, and hostility. Furthermore, it operates as a mechanism for income redistribution in societies marked by unequal wealth distribution. This long-standing practice is rooted in the belief that wealth is a trust from Allah and underscores the importance of sharing it with those in need. Zakat has the potential to address a range of economic issues, from supporting the marriages of impoverished individuals to tackling unemployment. It remains significant as an expression of social responsibility and a means to promote justice and compassion, ultimately creating a more equitable income distribution. The objectives of Zakat are multifaceted, encompassing goals such as poverty alleviation, wealth redistribution, strengthened social bonds, wealth purification, meeting basic needs, and empowering vulnerable individuals. However, in Muslim-majority countries such as Bangladesh, the impact of zakat distribution is often inadequate due to a lack of self-discipline and understanding among Muslims. Additionally, the economic recession triggered by COVID-19 has exacerbated poverty in Bangladesh, with adverse effects on employment and a significant increase in poverty rates among low-income workers. Fair and Shariah-compliant zakat distribution remains underutilized in these regions, including South Asian countries within the Organization of Islamic Cooperation. The ease of collective cash or clothing distribution in zakat practices has led to inaccurate assessments of the genuinely needy. This traditional approach has also drawn criticism for its deviation from Islamic principles. This study examines changing perceptions and practices of zakat distribution in Bangladesh, focusing on promoting effective and equitable distribution methods. These methods may include income-generating expenditures, vocational training, microfinance initiatives, and targeted cash transfers. By adhering to Zakat's authentic principles and purposes, Bangladesh can leverage its potential to alleviate poverty and foster a compassionate society per Islamic teachings. Emphasizing the importance of Zakat and applying it fairly can drive significant progress in poverty reduction and social development in Islamic countries like Bangladesh. This study seeks to explor","PeriodicalId":485944,"journal":{"name":"Kocatepe İslami İlimler Dergisi","volume":"52 2","pages":""},"PeriodicalIF":0.0,"publicationDate":"2023-12-11","publicationTypes":"Journal Article","fieldsOfStudy":null,"isOpenAccess":false,"openAccessPdf":"","citationCount":null,"resultStr":null,"platform":"Semanticscholar","paperid":"139010226","PeriodicalName":null,"FirstCategoryId":null,"ListUrlMain":null,"RegionNum":0,"RegionCategory":"","ArticlePicture":[],"TitleCN":null,"AbstractTextCN":null,"PMCID":"","EPubDate":null,"PubModel":null,"JCR":null,"JCRName":null,"Score":null,"Total":0}